Bunlar Burda Hep Ütopya

Dünyayı değiştirmek tarih boyu hiç bu kadar ütopya olmamıştı. Dünyamı değiştirmek daha mümkün gibi… Soyutlanmak bencil olmak. Huylarımdı bunlar benim. Huy değiştiriyorum. Ben bunca değişiyorsam dünya da değişir belki diyorum.Bunların hepsi açmaz oysa. Açmazlar silsilesi. Cebimde 3 kuruş kalmışken dünya değiştirmek üzerine fikirler geliştiriyorum. Vicdanımda böyle sızılar yoktu.Sözlerim vardı haksızlıklara ama vicdanım değil zamanın şartları, aklım konuşturuyordu beni. Haksızlıklar var bu diyarda. Bombalar var ölmeyenlere gözaltı yurdun dör bir yerinde… Devlet ilik bankası kurmuyor kurabilecekken. 1 milyon donör üzerinden tarama yapılması gerek ilik nakli için ama bu ülkede 40 bin donör var. Çocuklar ölüm bekliyor.

Bir şeye herhangi bir şeye olmaz hayır diyorsun gözünü oyuyorlar soluğunu kesiyorlar sus diye…Hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilerek konuşan insanlar var sonra. Çok saygı duyuyorum onlara. Ama içim yanıyor.İçim sadece günlük meseleler (benim için hayati olduğunu sandığım) için yanmıyor artık. Huy değiştiriyorum ama bu diyarlar hiç değişmiyor .

Aşk var bir de. Güne geceye aşık oluyorum. Dünyayla tutkulu bir aşk yaşadığım. Ayrılıyoruz barışıyoruz. Ben git gide çoğalıyorum. Aşk beni tamamlıyor. Tamamlanıyorum bir taraflarımız eksilip dururken. Herkesin bir ideal “kendi” var. Ona ulaşmak için bu çaba tamamlanmak için. İdeal kilomda değilim ama ideal ruhumdayım

Reklamlar

RUKİYE…

Bir kadın sevdim,  çizgileri konuşan. Sorunca anlatan sormadan sesi çıkmayan… O kadının hatıralarını sevdim. O’na ait tüm hatıratları.

Eski altın küpeleri vardı eşarbının altında g1232715_10200145439473409_203848346_nizli. Yüzünde sayfalar vardı üzerinde küçük yazılar yazan; hep en başatan okunası.

Bir beli vardı ince, bir boynu. Elmacık kemikleri çıkıntılı. Boynu görünmez beli görünmez oldu. Yanakları elmacık kemiklerine hizaladı kendini. Böyleyken sevdim o kadını.

Öyle bir kadın ki zarif elleri yok. Emek var avuç içlerinde, parmaklarında mücadele…

Bir tayyör var üzerinde, kırmızı dudakları, yapılı saçları, mağrur bakışları…Bir tayyör var üzerinde, çekik gözlerini gizleyen gözlükleri, tayyörünün omuzlarında eşarbı… Kırmızı dudakları bir siyah beyaz resimde siyah. Şimdi yanında soluk pembe. Bir ben görüyorum hala dudaklarındaki kırmızılığı.

Ne vakit aşık oldum bilmem! Belki oyuncak bebeğime elbise dikerken, belki de bir öğle yemeği sonrası sabunlu el beziyle ellerimi sıkı sıkı silerken. Elleri hiç zarif değildir. Kuvveti can yakar, Avuçlarından şefkat akar.

Ne vakit aşık oldum bilmem bu kitap kadına. O anlatır ben dinlerim. O susar, ben sorarım yine anlatır ağlarım.

Dizleri masal, yüzü güzel kadın; hiç bitmesin yüzünden okuduklarım

“Müzik dinlerdik bazen pazar kahvaltılarında. Hüzünden mutluluğa geçen şarkılar olurdu listemizde. İspanyolca bir şarkı çalardı.Yüzümüz gülmeye başlardı o anlarda. Bir tatil hayali ve yahut küçük bir kız çocuğumuzun olabilme ihtimali düşerdi aklımıza. Elini uzatırdı bana. Bilmediğimiz dansların bilmediğimiz figürlerini yapmaya çabalarken, beceremeyip birbirimize sarılmayı yeğlerdik. Sarılarak sağa sola sallanmayı…”

Bir romandan alıntı gibiydi hayatımız ya da biz öyle olsun istiyorduk..

images

Yüzünde Gece Var!

window_nightSol kulağının üzerine koymuş başını, boylu boyunca uzanmıştı bana doğru. Hayat”  dedi. Sustu… Jaluzilerden sızan geceye baktı. Vazgeçtiği cümlesine devam etme kararı aldı ve devam etti. “Hayat çok garip. Bitiyor(!)”  Çocuksu bir masumiyet ve yüz yıllık bilgelik vardı yüzünde. Yüzünün yarısı karanlık ve gizemli yarısı aydınlıktı. İkiye bölünmüştü her şey. Bu ikilik birlikte hiç de iğreti durmuyordu. Hatta duyu organlarımın tümünü ona kilitliyordu. Ben “an”ı tahlil ederken devam ediyordu konuşmaya. “Anlamıyoruz hayatı. Çok az insan anlayabilir. Yarılanmış hayatların içine doğuyorsun. Sonra yarılanmış hayatların  yanında ölüyorsun. Hiç tam olamıyoruz. Hiç tamamlanamıyoruz. Belki de bu yarımlık yüzünden anlayamıyoruz hayatı.”

Hayat üzerine hiçbir fikri olmadığına dair çok fikri vardı. Bense aşkın yinelenebilir ve yenilenebilir olduğunu düşünüyordum yüzüne bakarken… Anlamsızlığın anlamını anlamam için bir çaba içine sokuyordu beni. Ben yüzüne bakıyordum. İpuçları vardı yüzünde.. Gece vardı…

Pencereden yüzüne vuran gece onu karanlığa göre aydınlık aydınlığa göre karanlık yapıyordu.

Jaluziler…Penceredeki tahta jaluzilerin arasından sızıyordu gece. Gece o kadar karanlık olmamıştı. Gecenin ömrü yarım bile değildi. Gece küçük bir çocuktu adeta. Tahta  jaluziler yüzüne çizgiler çizmişti hem gecenin hem onun. Yüzünde parmaklıklar vardı sanki… Sözünde… Yüzü yarımdı. Sözü de… Belki ömrü de….

Geçmişte Randevu Alabilir miyim?

Cömertliği her konuda tartışılır. Bilhassa zaman konusunda. Elbetteki harcıyor zamanını bir şekilde. Hoş düşünüyorum da zaman biriktirilebilir bir olgu olsaydı, o kuşkusuz biriktirirdi.
Kimine telefonda beş dakika harcayamazken, kimine ömrünü harcıyor insan. Nankör olan insan mı zaman mı bilemiyorum. Ama onun özelinde konuşmak gerekirse; bölüştürmede bir adaletsizlik yaptığı aşikar. Tuhaf; dürüstlüğü ve adaletiyle(!) nam salmış bir zattır oysa.
Ben o telefondaki beş dakikadan vazgeçeli çok oluyor. Bu duyarsız ve umursamaz bir vazgeçiş değil ne yazık ki! Öyle ya da böyle, ne türlü bir vazgeçiş olduğunu benden başkası umursamıyorsa; bu yalın bir vazgeçiştir sadece.. Ama benim daha çok üstünde durduğum kendi vazgeçişimin niteliğinden çok onun vazgeçişi. Hatta vazgeçmemiş olmadığına dair umut kırıntıları. Bu kırıntılar ne kadar mevcut olursa olsun bugünle gelecekle isim yok artık. Yani onun zamanıyla… Dediğim gibi zaman cimrisidir kendisi. Benim isim atık zamanlarla* artık. Nasıl salça kutusu  saksı yahut kalemlik demekse: atık zamanlarda yenilenebilir özlem giderme kaynağı …
On beş yıl öncesinde buluştuk gecen gün. Rastlantı demek daha doğru olur. O bir fotoğrafıma heyecanla baktığında… Bu tesadüfi buluşma beni de çok heyecanlandırdı. O an dedim ki bilse keşke… Bilse , benim hafızamda öyle çok atık zaman var ki. Bilse eğer ; randevulaşmamız için zamanını harcamasına gerek yok; geçmişte böyle sık sık buluşuruz.
Bilmediği onca şey varken bilmesini isteğim sadece bu.

*atık zaman: “anı” biraz kederli olduğundan atık zaman demeyi yeğledim ve böyle bir kavram türetmenin gururuyla kullandım.

Yazıyı okuyan;
Bu yazıda bahsi geçenlerin gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi olup, gönül meseleleriyle ilgisi yoktur. Benim için bir gönül meselesidir fakat sizin anladığınız cinsten değil. Bilen bilir…

22 ağustos 2012

Anlar Ve Sözler

Zihnimde yaşanmamış anlar var. Bir gün olacak diye korktuğum ya da bir gün gelsin ve olsun istediğim. İnsanlar gerçek olaylar kurgu. Sahneler var zihnimde, dalıp gittiğim. Sözlerim var içimde biriken; o anlar geldiğinde susup unuttuğum.
O sahne hep aynı. Vereceğim cevaplar farklı. O bir an iste! Çok kısa o yüzden de.
İçimde öyle çok söylenecek sözüm var ki; o “an”a sığmayan. Sözlerim beni susturuyor. Her söz önce kendisi söylensin istiyor. An öylesine hızlı ki; sözlerim yetişemiyor. KONUŞMAK istiyorum..!

**************************
Ondan başkası anlayamazdı o anı. “Dışarıdan bakınca anlaşılmasına şaşırdım” dedim. “ben sana içeriden bakıyorum” dedi.

Sen benim içimsin…

BİR VARMIŞ SONRA YOK

Bir yol.. Gidiyoruz. Bitmiyor bir türlü ve bitmeyecekmiş gibi. Sessizlik ve göz yaşı var. Benimse bir görevim. Elini tutmalıyım annemin. Acı çekiyor, destek olmalıyım. O “babamın yarısı” diye ağlıyor. Düşünüyorum o halde benim de dedemin yarısı oluyor. Zaten böyle derdim ona da. “küçük dede”! Derdim diyorum çünkü bir daha diyemeyeceğimi farkediyorum. O an benim gözyaşlarım da atıyor kendini gözlerimden yanağıma. Sonra sakinleşiyoruz. Mide bulantımız için, açlığımızı bastırmak için, bisküvi alacak kadar sakinleşiyoruz. Hatta su içiyoruz. Virajlar, dönemeçler, bitmiyor yol. Dedem suskun ve şaşkın. Yolumuzu bulmak için takip ediyoruz tabelaları. “VALİDE KÖPRÜ”. Bu tabelayı görünce sağa dönüyoruz ve sakinlikten eser kalmıyor. Kalp atışlarım düzensizleşiyor, hissediyorum diğerleri de öyle. Sabah olmak üzere. Karanlık gecede ışığı yanan canlı bir ev(!) ya da ölü.. Durduruyor babam arabayı. Bir bahçeden giriyoruz içeri, tüm bitkiler nizami.. Haykırıyor annem birden. Oysa sakin olmalı. Çünkü orda sakin olamayan bir kalabalık var çocuklar torunlar… Kapı açılıyor. Annem ilk gördüğü bedene sarılıyor. Çoskun dayım. 47 yaşında iki çocuk babası. Hatta kır saçlı. Çocuk gibi ağlıyor koca adam. Üstelik normalde hep gülen bir adam. Ben ne yapacağımı bilemiyorum. Sarılmam gerekli mi birine sarılırsam daha mı çok ağlarlar. Onurkan, Elçin daha 16larında bir olgunluk çöküvermiş yüzlerine. Kimsenin yanına gidemiyorum. Kollarında 50 yıllık hayat arkadaşını kaybetmiş bir kadın haykırıyor. Küçük dedemin yattığı odaya geçiyoruz. Beyaz bir örtüyle kapatmışlar üstünü. Niye? Korkar mıyız ki ondan? 4 saat önce cümle kuran ertesi gününü ve hatta daha fazlasını planyan bir adamdan sırf nefes almaktan vazgeçti diye korkar mıyız?

Korkmazmışız. üzerindeki ötüyü kaldırınca anladım.Zayıflamış biraz. Zaten hep o bahçede çalışırken zayıf düşer. Kızar kimileri yoruyor kendini diye ama O’na göre o bahçe yaşam kaynağı. Gözleri kapalı.. Yüzü mütebessim. Muzip adamlarım ölümü gülerek oluyor demekki. Mutlu öldü diyor Derya dayım. Haklı..

Saatler ağlayarak geçiyor. O’na ait anılardan bahsederken gülüyoruz bazen. Güleriz elbette. Onunla olan anılarda var bir kahkaha çünkü. Sabah oluyor duyan geliyor. Her yeni gelende haykırışlar artıyor. Herkes bir önceki gün onunla olan anısını anlatıyor. “şöyle sağlıklıydı , böyle neşeliydi..Heeeey gidi Ali Bey”di o artık. Saatler ilerliyor. Nihayet son evladı da yetişiyor. Ve bir kocaman adam daha çocuksu haykırışlarıyla. O gelince yeniden tazeleniyor göz yaşları. Ali Babanın evinde “babalar günü” kutlu olmuş olmalı..

Cenaze arabası, tabut, kefen, mezar yeri, ölüm yemeği… Koşuşturmalar başlıyor. Sanki bir an önce kurtulunmak isteniyor ondan. Acıyı gömüp ondan kurtulunmalı sanki. Hayat devam etmeli derler. Bu kadar hızla edebileceğini tahmin etmezdim. Rabbim ne büyük. Metanetin kelime anlamını doğru dürüst bilmezken biz, o kalplerimize koyuveriyor bu duyguyu. Evlatlar babalarının kefen bezini kesebiliyorlar. Üstelik ne kadar kanıksamışlar. Bunu hayatlarında ilk kez yapıyor olmalarına rağmen.Tüylerim ürperiyor bu sahnede. O andan sonra uzun saatler durduramıyorum göz yaşlarımı. O an anlıyorum ölüm nasıl bir şey. Anneannem kızıyor sus artık diyor. Neye ağladığımı bilmeden ağlıyorum. Gidene mi yoksa kalanlara mı… Yoksa bir gün gidecek olanlara mı. Gıyabi namaz kılınacak diyorlar İstanbul’a gitmeden. İmam son kez bakın yüzüne diyor. Açıyor yeşil örtülü tabutu. Son kez evet bir daha göremeyeceğiz. “iyi bilirdik, helal olsun” gibi şeyler söylüyoruz. Koyuluyoruz yola. İstanbuldaki evde inanılmaz bi kalabalağın bizi beklediğini görüyoruz. 45 yıldır yaşadığı semti. Duyan koşmuş. İkindide namazı kılınacak. O vakte kadar zaman nasıl geçiyor hatırlamıyorum. Dayımı görüyorum kapıda. Bir kez olsun ağladığını görmediğim dayımı. Sarılıyor yengesine. O gün koca kır saçlı adamların hepsi birer çocuk adeta. Bir çocuğun çaresizliği ve acizliği var hepsinin üstünde. Namazı kılınıp evin kapısına getiriyorlar küçük dedemi. Yeşil bir araç ve bir tabut. İçinde küçük dedem varmış. Tüm sokak baştan aşağı dolu. İnsanlar pencerelerde. Son bi dua yapılıyor. Soruyor hoca:

-hakkınızı helal ediyor musunuz?

-helal osun!

-hakkınızı helal ediyor musunuz?

-helal osun!

-hakkınızı helal ediyor musunuz?

-helal osun!

Üç kez tekrarlanan ve kalabalığın bağırtısıyla cevaplanan bu soru bendeki ikinci aydınlanmaya sebep oluyor. O öldü! Araç yokuşu çıkıyor.Gazete manşetlerindeki “son yolculuğuna uğurlandı” cümlesi anlam kazanıyor zihnimde.Apartmanın merdivenlerinden çıkarken bir sahne canlanıyor gözümde. 15 yıl önceki ben apartmanın merdivenlerinde oturup arkadaşlarımla çekirdek yerken; küçük dedem gelip kızıyor kabuklarını merdivenlere atıyoruz diye. Apartmanın “Ali Amcası” çocukların korkulu rüyası. Benim küçük dedem. Bense onun “cav cavı”. Gülümsüyorum. Zaten ne zaman onunla ilgili bir anı anımsansa yadedilse gülünecek bir şey bulunur. O andan sonra azalıyor gözyaşları. Hiç durmadan bahsediyoruz ondan ve hiç durmadan kahkaha atıyoruz. Ne biçim ölü evi deniyor.Bu orjinal adamın ölümü de orjinal olur böyle işte.Bu ALİ ÇUHA’nın ölü evi başka eve benzemez.

O günün üzerinden 13 gün geçti. Biz gülmeye başlayalı çok oluyor. Çoktan düştük hayat telaşına. Öyle ya hayat devam etmeli. Bir fotoğraf görünce içimiz sızlıyor, hafif doluyor gözler. Ama hayatı kahkahalarla geçmiş bu muhteşem dedeyi gülerek anıyoruz. 82 yıl yaşadı ve bize o 82 yıldan bahsedecek çok insan var. Herkesin O’na dair neşeli anıları var ve biz ne zaman bir araya gelsek o anılardan söz edip, yüzümüzdeki gülümsemelerimizle O’nu anacağız.

263030_10150241286437973_7294792_a